ülkeye dönen pkklılara şehit ailelerinin tepkisini düşünüyorum.
mesele oktay vural gibi şovenist milliyetçilerin abuk sabuk yorumları ile açıklanacak gibi değil. öyle kıytırık birkaç hamasi slogana hapsedilecek kadar basit değil.
bir yandan ekseriyetle evi yurdu yakılıp zulme reva görüldükleri için dağa çıkan, ölen/öldüren isyancılar, diğer yandan vatanın milletin selahiyeti için ölen/öldüren askerler(in yakınları).
(isyancılar: pkklı teröristler, askerler: şehitler tmm)
sorunun bildik ayrıntıları bir yana, felsefi boyutu bile yeterince karışık. devlet, millet gibi kavramlar üzerinde bile zihinlerde bir konsensüsün var olduğunu sanmıyorum. beşir atalay biraz da felsefe alanında yeterlilik sahibi kimselerle oturup toplum felsefesini dinlemeli. toplum bilimcilerle konuşmalı. hiçkimse yeni doğmuş bebeğini bırakarak dağlara çıkmaz. ya kandırılır veya inanır. tarafsız düşünülecekse burda kandırmak, ikna etmek anlamına da gelebilir. evi yurdu yakılmış, cezaevlerinde işkencelere maruz kalmış, şarkıları dili yasaklanmış insanların isyan etmesi kadar basit ve anlaşılır birşey yok. bu dar çerçeve ile isyan, onurlu bir davranıştır. devlete isyan edenlerin masum halkı öldürmeleri ise anlaşılır değildir. en basitinden alçakçadır. haklarını aramak için isyan eden güruhun kendi çıkar maksimizasyonları için her yolu mübah görmeleri adicedir.
şimdi bu insanlar pişman olmadan yurda döndü. abdullah öcalan gibi birinin önderliğini redetmeyerek. nyapmalı? a)kökünden bunları kurutup yok etmeli b)anlaşmalı, anlayış gösterilmeli. a şıkkı 30 yıldır deneniyor. sonuç; onbinlerce ölü. tek bir tanesi sağ kalmayana kadar mücadeleye devam edileceğini söyleyen genelkurmay başkanın mantığı. yolun sonuna doğru gelindiğini farkettiğinde "teröristte insandır" demiş olsa bile.
b şıkkına gelince ise yıllardıracı çeken şehit aileleri. hayatlarının baharlarındaki çocuklarını terörle mücadelede kaybetmiş insanlar. yakınlarını kaybetmiş bu insanlar dağdan inmiş teröristleri nasıl hoşgörecek, uzlaşacak, aynı mahalleyi paylaşacak. bu sorunun yanıbaşında teröristin annesi evladını öldüren askerlerle nasıl bir arada olacak.
sorun şehit, acı, anne gibi kelimelerin retoriğine hapsedilerek çözülmesi imkansız. sorun karşılıklı uzlaşma, barış, farklılıkları kabullenme/hoşgörme gibi kavramları sindirememe sorunu. türklerin bir kısmı kürtlerin yaşamaya değmediklerini, ülkenin kendi toprakları olduğunu, kürtlerin ya ölmeleri ya da terketmeleri taraftarı. kürtlerin önemi kısmı ise bağımsızlık uğruna savaşılması gerekliğinin içi boş bir ilizyonundan öte bildikleri yok. aptallığın dini, dili, ırkı olmaz. ülkeye dönen pkklılar şenlik yaptıklarında hangi yaraları kanattıklarını bilmeyecek kadar aptal ve/veya zalim ve/veya kendinden başkasını düşünmeyecek kadar bencil. bu insanlar ile ellerinde türk bayrakları ile dtp binalarına saldıran hazımsız insanların anlaşması imkansız. veya savaşırsın, öldürürsün, kaybeden çekilir. barbarca olması mantıksız olduğu anlamına gelmez.
devletin öğreteceği ideolojilere ihtiyacım yok. ne ali kırca'nın aptal haberlerinden, ne de büyük puntolu boş slogan gazetelerinden öğreneceğim yok. bu anlamsız savaşı göremeyecek kadar kör değilim. nasıl tanımlanırsa tanımlansın, başkalarının ölümleri ile övünecek kadar ahmak değilim. ermenisinden, kürdüne; türkünden, yahudisine kimsenin bir başkasına üstünlüğü olduğunu sanmıyorum. adetleri, öğretileri, coğrafyaları farklı aynı insanlar. yeryüzünün herkese yetecek kadar büyük, hayatın kimseye kalmayacak kadar kısa olduğu biliyorum.
24 Ekim 2009 Cumartesi
04 Ekim 2009 Pazar
imf'nin istanbul'da yapılacak bu yılki toplantılarında dünyanın ekonomik görünümü, yoksulluğun ortadan kaldırılması, ekonomik kalkınma ve yardımların etkililiğine odaklanacakmış *.az gelişmiş ülkelerde yoksulluğu şiddetlendiren, gelişmekte olan ülkelerde ekonomiyi felç eden imf'nin süper güçlere, ulusüstü şirketlere hizmet eden politikaları olduğunu bilmeyen var mı?
şimdi bi kapitalizm eleştirisi yazacam, uslu uslu dinleyin.
zenginler aşırı derecede tıkandıkları için, fakirler ise besleneme ve barınma gibi imkanlardan büyük ölçüde yoksun oldukları için çevreyi kirletmekte. afrika'da, birleşmiş milletler kamyonundan dökülen pirinç tanelerini toplayıp yarım kilo pirinç ile çocuklarını doyurmakta anne. neredeyse küçük bir ülkenin gsmh hasılası kadar zenginliğe sahip ulusüstü şirket iki kuruşluk arıtma tesisinden kurtulmak için fabrikalarının atıklarını afrika kıyılarına dökerek binlerce insanın o çöplerle beslenip sakat kalmalarına sebep olmakta.
görünmeyen elin herşeyi rayına koyacağı söyleniyor. oysa görünen ele bakmak lazım. ülkelerin ekonomi politikalarını artık hükümetler değil devleşen çokuluslu şirketler belirlerken, bugün dünyada 700 çokuluslu şirket dünya pazarını kontrol edebilmekte. bu 700 şirket dünya gsmh'sının %65lerini ellerinde bulundurmakta. bir diğer istatistik; yine en büyük 200 dev ulusüstü firma dünya gsmh'sının %30'unu kontrol edebilmekte.
batılılar dünyanın geri kalanının az gelişmiş, geri olarak kabul ettmekte. bu zihinsel manipülasyon ekonomik alanla sınırlı kalmayıp sosyo kültürel değerleri de içine almakta. en iyisini onlar yapar, onlar bilir, önde olan onlar düşüncesi empoze edilmekte. bir süre sonra düşünceler evrenselleşip, içselleştirmekte. batı sömürgeciliğini şimdi gönüllü yaptırarak keyif sürmekte.batının ürettiği ekonomik modeller, kalkınma ideolojileri doğuda bilimsel hakikatler olarak görülmeye devam edildikçe batı zenginliğine zenginlik kattı doğu ise fakirleştikçe fakirleşti. 30 yıldır imf politikaları ile ekonomik büyümeyi sağlayabilen ülke arayın, bulamayacaksınız.
gelişmişlik kavramı kişi başına düşen gsmh ile ölçülmekte. kalkınma kavramı çağdaş bir efsane olarak en öndekine yetişme gayreti olarak görülmekte. en öndeki (amerika) gsmh değeri ile belirlenmekte. zenginlik böylesi içi boş profan bir ilizyona hapsedilmekte. efsaneye göre; batı bilimseldir, uygardır, rasyoneldir; doğu ise gelişmemiş, gerici ve irrasyoneldir. oysa dünyanın en medeni, en gelişmiş insanları amerikalılar değil. filistinlilerin mutluluk endeksi amerikalıların mutluluk endekslerinden yüksek. *
sermayenin tek arzuladığı etkinlik adını verdiği en yüksek kardan başka birşey değildir. sermaye daha fazla kaynağa el koymak istiyor. üretim faktörleri israf olmasın diye dünya çapında faktörlerin serbest dolaşımından bahsedilemekte. oysa uygarlığın başından bu yana hiçbir üretim tarzı kapitalist üretim kadar israfçı olmamıştır. binlerce tüketim malzemeleri çevreyi tahrip etmekte. binlerce çeşit besin üretilip tıkanma limiti zorlanırcasına tüketilmekte. bir kısmı da çöplere dökülmekte. amerika'da obeziteden kurtulmak için yapılan masraflar onlarca afrika ülkesinin açlık düzeyinden kurtaracak seviyelere ulaşmıştır.
sermaye karını artıyrmaya devam etmekte.dev global firmaların doymak bilmeyen kar hırsları ile imf, dünya bankası gibi ulusüstü yönetim ve karar organları politikaları son 30 yılda zenginleri daha da zenginleştirirken fakirlerin durumunu çok daha kötüleşti. bileşmiş milletlerin 1992 yılındaki bir raporuna göre dünya nüfusunun %40'ı dünya gelirinin sadece %3,3'ünü alıyorken bu oran 1998'de %2,9'a gerilemiştir.*şirketler karlarını artırdıkça artırmak için her yolu mübah görmekte. sayıları yüz milyonları aşan işsizler, sayıları milyarı geçen yoksullar umurlarında değil. hızla tahrip edilen doğal çevrenin vahim durumu yalandan birkaç göstermelik sosyal sorumluluk projesi adı altında bir şarlatanlıkla örtbas edilmekte. 1994 eylül'ünde ABD kökenli çokuluslu bir şirket * 3000 işçinin işine son verince wall street'de hisse fiyatlarında ciddi bir artış meydana gelince işsizlerin durumunu düşünemeyecek kadar mest olmuştur herhalde şirket yöneticleri, sahipleri, kılları tüyleri..
26 Eylül 2009 Cumartesi
bir şarkı tut
gel benim karasızımkalbe ziyan amansızım
karda kışta boranlarda
bana inat havalarda gel
gün geceyle barışırken
zor günlere alışırken
bulutlandım dağlandım
tam güneşe kavuşurken
biri kaldı biri gitti
biri yalnızlığı seçti
bu masalda burda bitti
vay gönlüm vay
vay gönlüm vay
bir şarkı tut senin olsun
bir şarkı tut benim olsun/ yalnızlık yalnızlıktır
zor dayanıyorum/ bir şarkı tut senin olsun
bir şarkı tut benim olsun/ yalnızlık yalnızlıktır
gel benim kömür gözlüm/ hem kara hem yalan sözlüm
gidenler dönmez oldu/ ben bu derde böyle düştüm
kalbe ziyan bir nazan öncel ağrısı. "yalnızlıktır yalnızlıktır" "hem kara yem yalan sözlüm" der finale erdirir düşünceleri. nihil duyguları serpiştirir kalbe. nazan'ı firavunlaştırır, benliğinize yakınlaştırır, göç'ün tüm parçaları gibi.*
*sözlük entylerimden
hayatın hiçliği
hayata dair pozitif bakmamız önerilir. acılara sabretmemiz, kedere/kadere sabretmemiz öğütlenir. iyinin kötüden üstün olduğu, hayatın herşeye rağmen güzel olduğu anlatılıp durulur.hayatı en düzeyde olumlama böyle olmamalı. hayatta yaşanılanların basit bir envanteri çıkarılsa tek sebebi insan denilen varlığın kendisi olan kötülüğün iyiliğe açık ara üstün geldiği görülebilir. bu hususta yığınla örnekler dizilebilir. iyiliği üstün gösterme çabası, zorunlu olan bir yaşamın zorunlu isteminin hatalı bir telafuzundan öte bir uğraş değildir. gerçek olan ise insan -mutlak anlamda- mutluluğu tadamaz. her mutluluk eksiktir. her sevinç beraberinde sıkıntılarını çağırır. neşe geçicidir, acı ise asıl olandır, hayatın merkezidir. bu nedenle kimi medeniyetlerde yeni doğan çocuklar neşe ile değil ağıtlarla karşılanır, ölümlere ise sevinçler duyulur, düğünler düzenlenirdi.
hayatı olduğu gibi kabullenme. hayatın kıymetini bilme. acıyı, kötülüğü, bencilliği pembe tablolara gömüp iki yüzlü gülüşlerle bir ömrü heba etmeme. mesele bu. kaderini sevme bu.
photo:olgasart
03 Eylül 2009 Perşembe
suç ve ceza üzerine
herkes suç işleyebilir. kötülük insanın doğasında var. suç işleyenler işlemeyenlere göre biraz daha şansızdırlar. doğup büyüdükleri çevre suç işlemelerini kolaylaştırmıştır. daha da önemlisi çok kimsenin suç işleyebileceği bir "an" onlara denk gelmiştir. cezaevlerinde yatan suçluların büyük kısmı şanssızdır.
samanyoluhaber'de kapıaltı diye bir program var. cezaevlerindeki mahkumlar ile röportajlar yapılıyor. dikkatlice izlemek gerek. gökyüzünü doyasıya izleyemeden günleri, ayları geçen bu insanların öykülerindeki kişilerde kendinizden, çevrenizdeki iyi insanlardan pek de bir farklılık göremezsiniz.
17'sinde bir genç kız. aşık olur ve evlenir. kocası ona göre dünyanın en iyi insanıdır. evliliklerinden kısa bir süre sonra koca tarafından her türlü şiddet vehakarete maruz kalan kadıncağız kaderim bu deyip çekedurur. bir zamanlar dünyanın en iyi insanı dediği kocası hayatını zehir zindan etmiştir. kadın, kocası tarafından başka erkeklere peşgeş çekilmeye varıncaya dek binbir ahlaksızlık tekliflerini redettikçe dayak ve şiddet görür. en sonunda kocasını öldürür. çok basit, suçlu olan kadın değil. suçlu olan erkekti ve kestirmeden cezalandırılmıştı. şanssız olan ise kadın. cezaevine sürüklendiği süreçte iradesinin pek de bir dahili yoktu. bir suçu varsa, o da kendini yakalatmasıydı.
kendi iyiliği için insanlar başkalarına zarar verir. kötülük dediğimiz göreceli kavram bu. insan olarak ortak kabulumuz vicdanın söyledikleridir. bazen de kendisine ve/veya yakınına yapılan kötülükler ile hannibal doğuyor.
toplum suçun ve suçlunun var olması için zemin hazırlar. sıfır km doğan insan aşağılardan daha aşağı bir konumda şeytanlara taç çıkartacak kötülükleri işleyebilir. kimse doğuştan cani olamaz. toplum onları var eder sonrada cezalandırmaya kalkışır.
vicdanını öldürmüş, kötülüğü şiar edinmiş, merhameti masumlardan yana yitirmiş kimseler için kanunların verdiği cezalar hep yetersiz görülmüştür. kimse küçük bir kıza tecavüz eden birinin yaşamasını istemez. oysa kanunlar yaşatır, besler hatta salıverir. ceza sisteminin ağır aksak işleyişi, suçu yaşam tarzı haline getirmiş suçluların sistemin teknik ayrıntılarına vukufiyetleri sonucu en hafif ceza ile yırtmadaki profesyonellikleri, cezaevini bir yaşam biçimi, bir barınak olarak gören suçlular için cezanın işlevini yitirmesi gibi birçok neden diri vicdanları rahatsız eder.
cinayetler işleyen dexter morgan bu yüzden sevilir. dexter'ın öldürdüklerine üzülmez, seviniriz. raskolnikov'un öldürdüğü tefeci yaşlı kadına kimse üzülmemiştir. oysa masum kızkardeşi öldürmesi vicdanlara rahatsızlık doğurmuştur. raskolnikov'un acısı da vicdanındandı. vicdan azabı veya cahit zarifoğlu'nun deyimiyle çektiği "müthiş bir allah ağrısı"ydı.
insanlığı dibe vurmuş kötüler cezanın en ağırı ile cezalandırılmalı. toplumun affetmesi, yasaların iyi halden salıvermesi kötü suçluları cesaretlendirir.
küçük kız çocuğunu kaçırıp tecavüz ettikten sonra öldüren adamı yakalayan polis rorschach'a karşı adam adalete sığınır. "suçluyum, tedaviye ihtiyacım var, tutukla beni" der. modern suça ceza yaklaşımı.. kanun adamı rorschach kendi kanun anlayışını değiştirmeye karar verir. suçluya öldürdüğü köpekleri gösterip "insanlar tutuklanır, köpekler ise itilaf edilir" der ve suçlunun kafasını balta ile ortadan ikiye ayırır. en temiz ceza anlayışı.
samanyoluhaber'de kapıaltı diye bir program var. cezaevlerindeki mahkumlar ile röportajlar yapılıyor. dikkatlice izlemek gerek. gökyüzünü doyasıya izleyemeden günleri, ayları geçen bu insanların öykülerindeki kişilerde kendinizden, çevrenizdeki iyi insanlardan pek de bir farklılık göremezsiniz.
17'sinde bir genç kız. aşık olur ve evlenir. kocası ona göre dünyanın en iyi insanıdır. evliliklerinden kısa bir süre sonra koca tarafından her türlü şiddet vehakarete maruz kalan kadıncağız kaderim bu deyip çekedurur. bir zamanlar dünyanın en iyi insanı dediği kocası hayatını zehir zindan etmiştir. kadın, kocası tarafından başka erkeklere peşgeş çekilmeye varıncaya dek binbir ahlaksızlık tekliflerini redettikçe dayak ve şiddet görür. en sonunda kocasını öldürür. çok basit, suçlu olan kadın değil. suçlu olan erkekti ve kestirmeden cezalandırılmıştı. şanssız olan ise kadın. cezaevine sürüklendiği süreçte iradesinin pek de bir dahili yoktu. bir suçu varsa, o da kendini yakalatmasıydı.
kendi iyiliği için insanlar başkalarına zarar verir. kötülük dediğimiz göreceli kavram bu. insan olarak ortak kabulumuz vicdanın söyledikleridir. bazen de kendisine ve/veya yakınına yapılan kötülükler ile hannibal doğuyor.
toplum suçun ve suçlunun var olması için zemin hazırlar. sıfır km doğan insan aşağılardan daha aşağı bir konumda şeytanlara taç çıkartacak kötülükleri işleyebilir. kimse doğuştan cani olamaz. toplum onları var eder sonrada cezalandırmaya kalkışır.
vicdanını öldürmüş, kötülüğü şiar edinmiş, merhameti masumlardan yana yitirmiş kimseler için kanunların verdiği cezalar hep yetersiz görülmüştür. kimse küçük bir kıza tecavüz eden birinin yaşamasını istemez. oysa kanunlar yaşatır, besler hatta salıverir. ceza sisteminin ağır aksak işleyişi, suçu yaşam tarzı haline getirmiş suçluların sistemin teknik ayrıntılarına vukufiyetleri sonucu en hafif ceza ile yırtmadaki profesyonellikleri, cezaevini bir yaşam biçimi, bir barınak olarak gören suçlular için cezanın işlevini yitirmesi gibi birçok neden diri vicdanları rahatsız eder.
cinayetler işleyen dexter morgan bu yüzden sevilir. dexter'ın öldürdüklerine üzülmez, seviniriz. raskolnikov'un öldürdüğü tefeci yaşlı kadına kimse üzülmemiştir. oysa masum kızkardeşi öldürmesi vicdanlara rahatsızlık doğurmuştur. raskolnikov'un acısı da vicdanındandı. vicdan azabı veya cahit zarifoğlu'nun deyimiyle çektiği "müthiş bir allah ağrısı"ydı.
insanlığı dibe vurmuş kötüler cezanın en ağırı ile cezalandırılmalı. toplumun affetmesi, yasaların iyi halden salıvermesi kötü suçluları cesaretlendirir.
küçük kız çocuğunu kaçırıp tecavüz ettikten sonra öldüren adamı yakalayan polis rorschach'a karşı adam adalete sığınır. "suçluyum, tedaviye ihtiyacım var, tutukla beni" der. modern suça ceza yaklaşımı.. kanun adamı rorschach kendi kanun anlayışını değiştirmeye karar verir. suçluya öldürdüğü köpekleri gösterip "insanlar tutuklanır, köpekler ise itilaf edilir" der ve suçlunun kafasını balta ile ortadan ikiye ayırır. en temiz ceza anlayışı.
17 Ağustos 2009 Pazartesi
şimdi reklamlar
ramazan ayının yaklaşması ile televizyonda ramazan hareketliliği başladı. satışlarını katlamayı hedefleyen, hedefe varacak fırsatları kaçırmak istemeyen şirketler de ramazan temalı reklamları ile ramazan hareketliliğine ortak olmaktalar.
kapitalizmin iflah olmaz kâr hırsı doğal olarak daha fazla tükettirmeyi, daha fazla harcatmayı hedeflemekte. yılın tüm x günleri, bayramları, tatilleri vs. bu uğurda fırsattır. basit bir çıkar/kâr maksimizasyonu.
basit olmayan reklamlardaki o masum hava. anne-baba-çocuklu reklamlarda nasıl da bir huzur atmosferi sunulur. sevgi nasıl da yalandan reklamlarda üfürükten senaryolara malzeme olur. hatta özgürlük gibi aşkın kavramlar nasıl da satışları artırmak için boktan bir slogana esir olur .*
müslümanlar aleyhine para musluklarını acımadan açan dev kola şirketi ramazan reklamlarında** nasıl da yumuşak bir fon eşliğinde bir elinde pide bir elinde cola ile müslüman çocukları oynattığını anlamak zor değil. bombalar, çığlıklar eşliğinde kan renkli bir ramazan reklamı yapsaydı daha insancıl olacağı kesin. şirk koşmanın, iki yüzlülükten evla olması gibi.
izleyenlerin bilinç altına sürekli birşeyler pompalanıyor. tüketim arzusu körükleniyor. reklamların çoğunda güzel ve çekici kadınlar oynuyor. bir kâr metası yapılan kadınlar bu yüzyıldaki kadar alçalmamış, alçaltılmamıştır. televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağını sanarak büyüyor nesiller (fight club). güzel kızlar, yakışıklı oğlanlar dizilerde/reklamlarda oturaklaşmamış duyguların açıkları ile izleyeni yakalayarak, albenili sktrbktn bir hayat sunuyor benzeşecek. sonra toplum polatlardan, behlüllerden, kendini micheal douglas sanan piç kurularından geçilmiyor, çekilmiyor.
kutsal kâr için ne gerekiyorsa yapılmakta. bu uğurda din de ahlak ta kendi yoluna hizmet ettiği ölçüde boy gösterebilir. sinsice, adice kisvelere ile varolur kapitalizm. çevreci, dindar, barışçıl, duyarlı, sevgi dolu.. çevreye destek projeleri ile reklamlarda arz ı endam eden şirin yeşil şirketin iki kuruş arıtma tesisi masrafından kurtulmak için kıyılarına döktüğü atıkları ile beslenir afrikalılar. atıkların yüzlerce ölüme ve sakatlığa sebep olduğunu bilemeden. şirin yeşil şirket bunu biliyordu ama.
tyler'ın sözleri bellekte iz yapmalı: "hepimiz heba oluyoruz. bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz"
* omo, 'özgürlük' isimli reklam.
** coca cola, 'çocuk bakışı' isimli reklam.
kapitalizmin iflah olmaz kâr hırsı doğal olarak daha fazla tükettirmeyi, daha fazla harcatmayı hedeflemekte. yılın tüm x günleri, bayramları, tatilleri vs. bu uğurda fırsattır. basit bir çıkar/kâr maksimizasyonu.
müslümanlar aleyhine para musluklarını acımadan açan dev kola şirketi ramazan reklamlarında** nasıl da yumuşak bir fon eşliğinde bir elinde pide bir elinde cola ile müslüman çocukları oynattığını anlamak zor değil. bombalar, çığlıklar eşliğinde kan renkli bir ramazan reklamı yapsaydı daha insancıl olacağı kesin. şirk koşmanın, iki yüzlülükten evla olması gibi.
izleyenlerin bilinç altına sürekli birşeyler pompalanıyor. tüketim arzusu körükleniyor. reklamların çoğunda güzel ve çekici kadınlar oynuyor. bir kâr metası yapılan kadınlar bu yüzyıldaki kadar alçalmamış, alçaltılmamıştır. televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağını sanarak büyüyor nesiller (fight club). güzel kızlar, yakışıklı oğlanlar dizilerde/reklamlarda oturaklaşmamış duyguların açıkları ile izleyeni yakalayarak, albenili sktrbktn bir hayat sunuyor benzeşecek. sonra toplum polatlardan, behlüllerden, kendini micheal douglas sanan piç kurularından geçilmiyor, çekilmiyor.
kutsal kâr için ne gerekiyorsa yapılmakta. bu uğurda din de ahlak ta kendi yoluna hizmet ettiği ölçüde boy gösterebilir. sinsice, adice kisvelere ile varolur kapitalizm. çevreci, dindar, barışçıl, duyarlı, sevgi dolu.. çevreye destek projeleri ile reklamlarda arz ı endam eden şirin yeşil şirketin iki kuruş arıtma tesisi masrafından kurtulmak için kıyılarına döktüğü atıkları ile beslenir afrikalılar. atıkların yüzlerce ölüme ve sakatlığa sebep olduğunu bilemeden. şirin yeşil şirket bunu biliyordu ama.
tyler'ın sözleri bellekte iz yapmalı: "hepimiz heba oluyoruz. bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz"
* omo, 'özgürlük' isimli reklam.
** coca cola, 'çocuk bakışı' isimli reklam.
12 Ağustos 2009 Çarşamba
erdoğan'ın sözleri
"İstiklal Marşı'nı dinlerken hepimiz yüreği kabarmıyor mu? Yemen Türküsü'nü dinlerken hepimizin gözleri yaşar mıyor mu? Fuzuli'nin şiirleri nasıl ruhumuza hitap ediyorsa, Ahmedi Hani'nin dizeleri de aynı şekilde bizi duygulandırmıyor mu? Neşat Ertaş, 'Gönül Dağı' dediği zaman her birimizin tüyleri ürperiyor. Aynı zaman Şivan Perver, 'Halepçe', 'Hazal' dediğinde gönül dünyamızın derinliklerine dalıyoruz. Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaşı Veli, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal bu toprakların mayasını yoğururken Cudi'nin, Munzur'un eteklerinde dolaşan dengbejler de aynı topraklara, aynı kardeşlik mayasını atıyor. Horon bizim horonumuz, zeybek bizim zeybeğimiz, halay bizim halayımız, zılgıt bizim zılgıtımız, bizi birbirinden ayırmak kimin haddine? (...)
final: anneliğin ideolijisi olmaz..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



